Kırım’da 16 Mart 2014 tarihinde sahnelenen sözde referandumun on ikinci yıl dönümü vesilesiyle Vakfımız tarafından “Bozulan Düzenin İlk Çatlağı: Kırım” başlığı ile 17 Mart 2026 tarihinde bir basın bildirisi yayınlanmıştır.
Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Vakfı’ndan

Bozulan Düzenin İlk Çatlağı: Kırım
Dünya düzeninin bugün yerle bir olduğunu görüp hayıflananların büyük çoğunluğu, o düzenin cenazesinin tam olarak ne zaman kılındığını bilmiyor ya da bilmek istemiyor. 2022'yi işaret ediyorlar. Yanılıyorlar. Defin 2014'te yapıldı. Kırım'da. Katil Rusya’ydı. Suç ortakları ise, ellerini ovuşturarak "diyalog" çağrısı yapan o “nezih” Batılı başkentlerdi.
2014'ün Şubat ayında Rus askerî birlikleri, üzerlerinde hiçbir işaret taşımayan o meşhur "yeşil adamlar", Kırım yarımadasını sessiz sedasız işgal etti. Hukuk çiğnendi, egemenlik ihlal edildi, BM Şartı'nın mürekkebi henüz kurumadan anlamsız bir kağıt parçasına dönüştürüldü. Bunlar tartışmalı iddialar değil, gün gibi ortada duran olgular. Peki akabinde ne oldu? Üç hafta sonra, silah zoruyla kontrol altına alınmış bir yarımadada, uluslararası gözlemcisiz, bağımsız doğrulamadan uzak, seçmen kütüklerinin şişirildiğine dair raporların gölgesinde bir "referandum" tiyatrosu sahnelendi. Sonuç açıklandı: %96,77. Sovyet diktatörleri bile bu oranı görseler fazla abarttıklarını farkedip biraz kırar, biraz daha inandırıcı bir yüzde uydururdu.
“Özgür dünya” bu tiyatroya nasıl tepki verdi? Kınama metinleriyle. Birkaç kişisel yaptırımla. Köşe yazarlarının birkaç hafta boyunca mürekkep döktüğü endişe ifadeleriyle, Obama’nın bir halta yaramayan deep concern, grave concern goygoylarıyla. Ve ardından, bütün o gürültünün içinde filizlenen o kadim Batılı refleksle iş dünyası Moskova'yla ticaretini sürdürdü. Alman politikacılar Nord Stream 2'yi savunmaya devam etti; Fransız yapımı helikopter gemileri Rusya'ya teslim edilmeyi bekledi. Soyguncuya hoş geldin partisi verildi ve hesap belki yarın ödenir diye ertelendi. O yarın, 2022'de geldi.
Burada asıl can yakan nokta şu: Bu edilgenlik, bir zafiyet ya da öngörüsüzlük değildi. Bilinçli bir tercihti. Batılı güçler, Kırım meselesini bir ilke sorunu olarak değil, yönetilmesi gereken bir "kriz" olarak ele aldı. Ukrayna'nın toprak bütünlüğü, Rusya ile ekonomik ilişkileri sürdürmenin diyeti olarak görüldü. Minsk süreciyle bu ihanet diplomatik bir çerçeveye büründürülüp müzâkere kılığına sokuldu.
2008'de Gürcistan işgal edildiğinde dünya seyirci kalmıştı. Kırım işgalinde ise seyirci kalmakla da yetinmedi: Seyirciliğini meşrulaştıracak bir söylem üretip ihraç etti. "Karmaşık bir jeopolitik gerçeklik", "tarihsel hassasiyetler", "provokasyondan kaçınmak" . Bu örtmeceler altında toprak işgali normalleştirildikçe, bir sonraki işgalin daveti de yazılmış oluyordu.
Bugün yıkılmış düzenin harabelerine bakıp "nasıl böyle oldu?" diye soranlara cevap şu: Böyle olması için yıllarca zemin hazırlandı ve hazırlayanlar masa başında takım elbiseler içinde, sözlükler dolusu boş diplomatik ifadeler kullanarak çalıştı. Tarihin yargısı, bu sorumluluktan kaçmak için ne kadar zarif bir dil kullanıldığıyla ilgilenmeyecek. Kırım, dünya düzeninin çöküşüne kapıyı aralayan andı ve o kapı artık ardına kadar açık.